Barut İzinde İlerleyiş 1/2


damarlarımda dünyanın bütün rüzgârları
harblere açlıklara yalnızlığıma rağmen
anamdan yolcu doğmuşum
neyleyim

Başı eğik, toprağı çamur, hayvanı mundar iki dağ arasında, alışılmadık misafirler göründü o gün. Kara taşlı dağın, kara ruhlu gözcüsü kara gözlerine inanamadı. Önden gelen onlarca atlı, toprağı, belki bin yıllardan beri uyuyan toprağı, uyandırdı.
Gözcü onlarca görse de, yerin sarsıntısı ve kulakları, gelenlerin daha kalabalık olduğu izlenimini verdi kara yüreğine. Böylesini hiç görmemişti. Tam atına atlayıp köye doğru gidecekti ki keskin bir ıslık sesi kulaklarını parçalarcasına yanından geçip, yanı başındaki kayaya saplandı. Yüzüne minik taş parçaları sıçradı. Şaşkınlıkla gözünü ovalayıp bir yandan da çevreye bakarken kâğıdı fark etti. Kâğıdı oktan çözdü. Açtı, okudu. Kötü bir el yazısıyla “Bekle” yazıyordu. Birbirine girmiş duygularıyla tekrar biraz önceki toz bulutuna baktı. Durmuş olmalıydılar. Bulut dağıldı. Yüzlerce at ve üstlerinde bir o kadar insan! Aralarından ikisi üzerine doğru at sürmeye başladı. Bu isabette ok atabilecek birinden kaçmanın pek akıllıca olmayacağını hesaplayan gözcü beklemeye başladı.
Atlılar arkalarında bir toz bulutuyla birlikte yanına vardı. İlk başta anlamadığı dilden birbirleriyle bir şeyler konuştu bu iki adam. Korkudan mıdır bilinmez gözüne epey heybetli görünüyordu bu adamlar. Konuşmaları bittikten sonra yüzü daha temiz olan atından indi ve elini uzattı. Gözcü tüm bu olanlara anlam veremiyordu. Ellerinin titrediğini belli etmemeye çalışarak o da elini uzattı. Asker sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
“Bizler buradan geçeriz. Sizlerin bu Erlik’in meskeni toprağınızda da gözümüz yoktur. Senden isteğim bizi köyünüzün yaşlısıyla görüştürmen. Burada birkaç gece orduyu konaklatıp ardından gideceğiz.”
Asker konuşurken gözcü, arkada iyice belirginleşen orduya doğru baktı. Karşı gelmesinin veya savaşmalarının imkânı yoktu. “Takip edin.” diyerek peşine taktı. Gözcünün atı, sözcünün atına bağlı olduğu hâlde önden gidiyordu. Komutan arkalarında, ordu ise görece yakın bir mesafeden onları takip ediyordu. Yıldızlar kararan göğe bir bir yerleşirken köyün kara bacalı çatıları göründü. Gözcüyü yolladılar. Birkaç dakika sonra, gözcü önden ihtiyar arkadan hızlı adımlarla yanlarına geldi. İhtiyar titrek bir sesle:
“Buyurun! Ağalar ne istemiştiniz? Köyümüzün ismi Telimsal. Önceden söylemeliyim ki biz fakir bir köyüz. Eşkıya haraca bağlamıştır. Bunu bilin, öyle isteyin isteyeceğinizi.”
Sözcü tam konuşmaya başlayacakken, komutan düzgün bir aksan ve güzel bir sesle söze başladı:
“İhtiyar, sen endişelenme. Amacımız yakıp yıkmak olsa zaten cesetlerinizin üstünde ağlıyor olurdun şimdiye kadar. Bize erzak lazım. Denkleştiremezseniz, çevre köylere haber salın da gelin. Siz bizle ne kadar iyi olursanız, biz de sizle o kadar iyi oluruz. Hadi selametle.”
Bunu dedikten sonra atının yularını kendinden emin bir şekilde çekerek ordusuna doğru sürdü. İhtiyar arkasından bakakaldı. Bir asker görmeyeli uzun zaman olmuştu. Devletinin yaşadığından bile emin değildi. Varsa da ismini unutmuştu zaten. Komutanın da kişiliğini beğenmişti. Tüm bunların dışında başka da çaresi yoktu zaten. Kendilerinden yüzlerce kat büyük bir ordunun anlaşılan küçük bir kısmıydı bu. Karşı gelmeleri imkânsızdı. Yavaşça köye dönerken gözcüye:
 “Köylülere ve köylere haber et, ne varsa getirsinler.” dedi sessizce.

“Tanrının unuttuğu yer burası..."
Ertesi gün köy, bu yeni olayın haberiyle çalkalanıyordu. Erkekler arasında hararetli bir tartışma dönerken kadınlar durumu kabullenmiş ve yanlarında çocuklarıyla çalışmaya başlamıştı. Analarından kurtulan kimi çocuklar ise konaklayan orduyu görebilecekleri hâkim bir tepeden misafirlerini hayranlıkla izliyordu.

Yan köylerde ise durum daha karışık bir hâl almıştı. Askerlerin uzaklığının ve askerleri hiç görmemiş olmanın rahatlığıyla, sert sesler daha çok yükseliyordu. Kimisi ordunun zaten aç olduğunu ve onlara muhtaç olduklarını söylüyor. Bunun kesinlikle kullanılması gerektiğini konusunda diretiyordu. Bir grup, başa gelen çekilir diyerek “Tanrının unuttuğu yer burası. Kimse gelip hesap sormaz bizden. Üç dört gün dayanırız, sonra çeker giderler zaten.” diye durumu idare etmenin peşindeydi.  Bu fikre daha sıcak bakıldı. Birkaç asık surat kalsa da çoğunluk bu fikri benimsedi ve işlerine dağıldı.
İki gün böyle geçti. Birkaç zehirleme girişimi olduysa da kontroller sayesinde bir kayıp verilmedi. Köyler erzakı ayrı ayrı getirmediği için de bir köye ceza kesilemedi.
Üçüncü günün şafağında ise Tamnuh Köyü’ne eşkıyalar saldırmış. Bu köy yardım götürenler arasında orduya en uzak kalan olduğu için bir yardım çağrısı da yapamamış. Eşkıyaların bir kısmı at üstünde, geri kalanları ise yaya olarak; ellerinde tüfekleri ve biçimsiz kılıçlarıyla köye girip köyün yaşlısını bir ağaca bağlamışlar. Yaşlı adam durumu anlatıp af dilese de oracıkta kıymışlar canına. Kadınlar feryat figan ağlarken gençler arasında eşkıyayla iş yaptığı da bilinen biri bu hırpani kılıklı adamların yanlarına gitmiş. Kenarda hararetli hararetli bir şeyler konuşmuşlar, en sonunda iki taraf da memnun bir şekilde tokalaşmışlar. Ardından yerde bir yaşlı ve kanlı beden, çevresinde ağlaşan kadınlar bırakarak köyden ayrılmışlar. Bu haber askerlere hiç ulaşmadı. Yüzbaşının bile haftalar sonra haberi oldu.

...

damarlarımda dünyanın bütün rüzgârları harblere açlıklara yalnızlığıma rağmen anamdan yolcu doğmuşum neyleyim Başı eğik, toprağı...